Azla çok arasındaki o çizgide yürüyedururken pek çok defa geri dönsek de, düşüp kalksak ve dizlerimizi kanatsak da, döneceğimiz yer, vuracağımız dip hemen hemen belli olsa da "çok"un sınırı konusunda pek tamahkar olamıyoruz. Azla çok arasında geçen yolculukta çoğu zaman "çok"ta birikip yığılıyoruz.
Ben de hep çok olanlardanım. Çok seven, çok çalışmak için uğraşan, daha çok okumak için uykusuz kalan, bazen çok yorulan, çok alışveriş yapan, çok abartan, çok çabuk soğuyan, çok sıkılanım. "Çok"un büyüsünü tattığımdan inadına civarında gezinen, bazı zamanlar yığılmadan dolayı kendime yer bulamayanım. Bazen son bir umut bakan, bazen bomboş ellerimle sıfıra doğru ama gözüm yine arkada yola koyulanım.
Aza doğru koyulduğum dingin yolda kalabalıklardan sıyrılıp aynalara baka baka kendime muhasebe yapanım. Bazen kabullenmeden adım atmanın mümkün olmadığını görenim. Ama yine de bazı kelimeleri, bazı anları, bazı ifadeleri "az"a yakıştıramıyorum. Mesela zamanı iki ay geri saracak olursak; sıcacık bir yaz gününde yalın ayalarımla yere basıp vücudumda negatif elektriğin kırıntısını bırakmadığım bu günü aza yakıştıramıyorum. Aksine sanırım böyle böyle "çok"a olan tutkumu pekiştiriyorum! :o
Bazı zamanlar her şey çok aynı gibi, çok sıradan gibi görünse de, günler birbirinin farksız birer tekrarı gibi olsa da aslında her zaman o kadar aynı değil, başka. Evet zeminimiz kendimiziz ama kendimize uydurduklarımız, günün farklı anında ve farklı yerinde büründüklerimiz çok başka. Evdeyken başka, ofisteyken başka, arkadaşlarlayken başka, yalnızken başka...
O başka başka maskelerden bazıları cuk oturmuş olsa da bazılarının ölçüsü tam uymuyor. Bazıları alabildiğine diriyken bazıları daha kırışık. İfadeler ve durumlar çoğu zaman farklı ancak biz hatlarımızla aynıyız. Bizi biz yapan şey de hatlarımız ama o maskeler de türlü zamanlarda kendimize aldığımız gardlarımız. O 'tam oturmuyor yakışmıyor' deyip sıkıldıklarımız da bence monoton diye burun kıvırdıklarımız.
Benim şu sıralar gardım sürekli değişiyor. Sonbahar sarısını da hissettirdiğinden arada çok bunalsam da bu post'u yazarken son derece mutluyum. Çünkü fotoğrafların çekildiği güzel günü hatırlıyorum. Ayrıca verdiğim uzunca arayı da kapatmak niyetindeyim. Hem zaten Eylülden mi bilinmez sürekli de yazasım var. :) O yüzden Eylül'ün diğer yarısına sığdırabileceğim kadar post'la geri dönüş yapıyorum!
Bir haftalık rehavetin ardından dönüşüme ve haftama damgasını vuran şey ayakkabılarım! Kendileri benim bu seneki doğum günü hediyelerimden biri ve benim için çok çok özeller. Rahatlık konusuna gelince; ya ben artık yüksek ökçelerle olmaya alıştım ya da bu güzeller de çok rahat. Yani gülü sevdiğim için dikenine katlanmıyorum, sadece diken varlığını pek hissettirmiyor :p
Evet bir ayakkabı benim günümü de haftamı da güzelleştirmeye yetiyor. Ve bu olay aslında ayakkabıdan öte bir durum. Ayakkabıdan çok ayakkabının hissettirdikleriyle alakalı bir durum. Onun bünyeme yüklediği aşırı doz mutluluğu yok sayamadığım gibi tüm haftama yayıyorum. :o Ve bu yüzden de his denen şeyi önemseyip bilinçaltımda ve kalbimde birinci sıramda tutuyorum.
Mesela böyle bir ayakkabının verdiği his, bir kitabın son sayfasını kapattığımda bana kalan his, bir filmin son karesinden kalan his, birini bir şeyi ilk gördüğümüzde hissettiklerimiz, sabah kalkınca, gece beynimizde günün özetini geçerken hissettiklerimiz, beklerken hissettiklerimiz, mutluyken umutluyken veya keyifsizken hissettiklerimiz... Bakınca hayattan çok büyük bir dilimi kapmıyor mu... Ya da ben mi ipleri fazla kaptırdım bilemiyorum; his hep kurgu karşısında, zorlamayla sürüklenen şeyler karşısında 1-0 galip başamıyor mu?
Şimdi söyleyeceğim şeyi 90'larda çocuk olanlar daha iyi anlayabilir. :) O zamanlar sabahın kör saati uyanıp çizgi film izlemek diye bir şey vardı. Neredeyse gün aydınlanınca uyanılır, ekmek arası peynir-kola, akşamdan kalmış yaş pasta, cips, çikolata vs. atışıtırarak tüm kahvaltı klasikleri yer ile yeksan edilir, Tom ve Jerry, Temel Reis, Power Rangers keyfi yapılırdı. :)
Renkli mi renkli bir dünyada, hayli hızlı akan bir zaman diliminde hayal karakterlerin gerçek hayatı temsiliydi o çizgi filmler. Hem gerçek hem hayal; aslında zor bir denge ama biz şanslı çocuklardık ve o çizgi filmlerle büyüdük.
İşte bu roman da o çizgi filmler tadında bir roman olmuş. Karakterler hayal ürününün dibi. Ama aslında bir o kadar da aramızdalar. Romanda yaşananlar olağanüstülükte zirve yapmış. Ama aslında bir o kadar da gündelik rutinlerimiz arasındalar.
Kapağındaki yanar dönerli ekranla ve her okuduğumda altını defalarca çizmek isteyeceğim cümlelerle Murat Menteş son zamanların en okunası romanlarından birini yazmış. Yazının başlığı da yine o çok sevdiğim cümlelerinden biri oldu. Şimdi ben susayım kitaptan bazı altını çizdiklerim konuşsun. Okuyacak kitap arayanlara da naçizane tavsiyem; Ruhi Mücerret aklınızın bir köşesinde değil, en unutmayacağınız yerinde bulunsun!
"...Bir insan acıdan delirdiğinde, diğerleri onun acısını değil, deliliğini görürler."
"...Ben ne söylüyorum tamburum ne çalıyor. Hayat bir insanın duası, diğerinin şükrüne gelince canlanırdı hani?"
"...Bir davranışla ilgili olarak "Asla yapmam" dediğimde, tam da öyle davranmama varan bir geri sayım başlıyor."
"...Ölümden dönmüştüm. Fakat hayata değil."
"...Olaylara hep aynı açıdan bakarsan gerçek kararır."
"...Para tüm kötülüklerin şefkatli anasıdır. Burada para konuşur."
"...Hayat satrancın aksine şah-mattan sonra da devam eder."
"...Alınyazının altına imzanı atamazsın."
"...Eşi bulunmaz biri 'içimizden biri' değildir."
"...' İki buz küpünü birbirine vurarak ateş yakmak' diye birşey olmasaydı ben icat ederdim."
Tek bir cümle. İçine bir dolu şey sığan koca bir günün ardından bazen tek bir cümle kalıyor. Ben de uzanıp uyku moduna geçtiğimde bazen o günü tek bir cümleyle uğurluyorum. Ders çıkarmak gibi bir niyetim yok. Zaten öyle bir iddiam da yok. Çünkü hayat ve getirdikleri kendi başımıza çıkardığımız dersler karşısında o kadar dirençli, güçlü ve başka ki.
Bu cümlelerse arada bir kendi içimizi derleyip toplamak açısından güzel. Ben de derleme toplama yaparken atmaya kıyamayıp yazdıklarıma rastladım geçen gün. Bir köşede durmalarının bana bir zararı yok dedim ve o köşe olarak da bu post'u seçtim... Ama kendi yaşadıklarımdan ama başka şeylerden yola çıkmışım, kendime bu cümleleri söylemişim. Fotoğraflar da yine mis gibi, sıcacık bir pazardan. Naif, dingin, keyifli bir Urla gününden.
Öncelikle çok klasik ama gül. Kocaman gül. Hem gülmek yüzde 17 adele çalıştırıyorken, somurtmak için 43 adele çalışıyormuş! Adeleleri çok yormanın ne gereği var :o
Sıranı bekle. Eğer herkese yetecek iyilik, hepimizin dibe vuracağı zamanlar, hepimizi dipten zirveye zıplatacak mucizeler olmasaydı bu kadar çoğalabilmemizin imkanı var mıydı...
Gerçekçi ol. Hayal denen gerçeği de yadsımadan.
Bonkör ol. Verimli harca. Zamanını, emeğini, paranı, sevgini...
Seni en çok sevenler hayatın sana en güzel jestleri. Onlara sıradanmış gibi davranma.
Kendi seçtiğin kardeşlerin, çokça paylaşacağın dostların olsun.
Olumsuzunu görmeden olumlusunun değerini anlayamayacağımız zamanlar var ya. Bir yığın zorluğu atlatıp derin bir nefes aldığında büyük bir teşekkürü de o zamanlar hak ediyor. İhmal etme.
Büyük başarıların, büyük mutlulukların arkası hep küçük adımlarla dolu. Küçük adımları önemse.
Mutlu olmanın bir yolu da mutlu etmek. Mutlu et.
Bir çocuğun gülümseme nedeni olmanın güzelliğini sık sık yaşa.
Ardına bakma. Geçmişe bakıp değiştirebileceğin hiçbir şey yok.
Sadece işinden ibaret bir insan olma.
Bazen boş boş tavanı izle. Garip bir şekilde iyi geliyor.
Güzel zamanları fotoğrafla. Zaman ancak bu şekilde kendini dondurabilme lüksü veriyor.
Ve risk al. Küçük büyük. Sonunu kestiremeyeceğin heyecanla sarılabileceğin bir şeyler olsun.
Sizin de derleme toplama yaptığınız zamanlar illa ki vardır. Ve sizin de atmaya kıyamadıklarınızı bu yazı altına eklesek ne güzel olur. Belki kendi bolluğundan bizden alacaklarına ihtiyacı yok ama, bizim biriktirdiklerimiz de hayatta bir renk olmuş olur.
Blogumun isminden aldığım ilhamla bundan sonra DÜNYA HALİ başlığı altında haftalık olup bitenleri, bende yer edenleri, etkilendiğim şeyleri yazmaya karar verdim. Bu dizinin ilk yazısında işte benim gözümden bu haftanın gelişmeleri:
YGS Yaklaşık iki milyon gencin hayatını etkileyen YGS sonuçları açıklandı. Böyle sınavların başarıyı ne ölçüde doğru ölçtüğü tartışılır evet. Herkes bu sunavlarda başarılı olacak diye bir şey de yok. Başarının kıstası da asla bu sınav değil. Ama bazı başarı hikayeleri var ki yadsımak imkansız. Bu senenin birincisi Hümeyra Çelik'in de aynen o şekilde ve gazetelerde okuyunca beni çok etkiledi. Dört çocuklu orta gelirli bir ailenin en küçük kızıymış Hümeyra. Yatılı okumuş ve kendi başarısını koşulları bahane etmeksizin kendisi elde etmiş. Ve birincilikten bahsediyoruz.
Ben bu yüzden zor koşullardan elde edilen başarıların daha kalıcı bunu yapabilen insanların da daha şanslı olduğunu düşünüyorum. Neredeyse bir araba parası dersane ücretleri vermek, daha ilkokuldan başlanılan özel dersler, evde sınırsız konfor tamam belki önemli de. Demek ki daha başka bir şey işte ve daha anlamlı. Bence Hümeyra'nın başarısı hem takdir edilesi, hem de çok anlamlı. Devamını LYS'de de getirmesi dileğiyle.
BARIŞ SÜRECİ VE AKİL İNSANLAR Ben otuz yıldır kanayan yaraya açıkçası hep şu açıdan baktım, yıllar yılı ölen
Dibine kadar aşık olunan, hep o dipte kalınacağı sanılan, ama yine de bir ümit denilen zamanların şarkısıdır Git... Gitme diye yalvarmak isteyen kalp, galip gelen gurur çelişir durur. Aradaki o ikilem de payımıza düşe acıdır. Serde gurur da olsa dibine kadar aşıksındır...
KAYBOLAN YILLAR-1977 Bu şarkıyı 19 yaşında yazmış Sezen Aksu... İnsan 19 yaşında hangi yıllarını ister, neyi bu kadar özler diye şaşırtır bu şarkı.. Ama haksız mıdır Sezen Aksu, bence değil. Onun dediği gibi büyüdükçe kendi yaralarımızı sarmaya alışmak gerekiyor, belki bu zor geliyor, belki tek bir söz bile söylemeye hakkım yok diyeceğimiz zamanlardan çekiniyoruz. Bildiğimiz sular diyoruz, kaybolan yıllar diyoruz. Sebep her neyse; bir beş dakika da olsa kaybolan yıllar deyince dalıyoruz.
TÜKENECEĞİZ-1984
Tükenmek, başka sevgilerde teselli bulmak, başkalarında içindeki yangını aramak hepsi nafiledir. Nihayetinde tükeneceksindir. Bir an gelmiştir küllenmişsindir, yürekler dinlenmiştir. Peki bu defa akıl başa gelmiş midir? Sonra aşk akıl işi midir?
ERKEK GÜZELİ-1998
Bir erkeğe bu kadar güzel mi iltifat edilir. Tek istediğin tatlı dillerini sakınmayacak bir sevgilidir, yeter ki bu kadar olsundur. Bedel de istemiyorsundur. Ve böyle aşık olmak ne büyük şanstır. Birini pamuklara sarıp sarmalayacak kadar sevmenin güzelliğini çok içten anlatır Sezen Aksu...
KAÇIN KURASI-1996 İçin kıpırdır ve korkusuzsundur. Böyle kadınlar güzeldir. Bu ruh belki her kadında bir parça vardır ama hakkıyla ortaya çıkaran azdır. Anam babam aman kaçın kurası bu dedirtecek, tüm cefalara nazlara, sözlere, sazlara eyvallah dedirtecek kadar kaynar için... Aşk bazen tıpkı bu şarkıdaki gibidir, çok keyiflidir. :)
ŞİNANAY-1989
Çocukluk yıllarıma alıp götürüyor bu şarkı beni. Yandan çarklı Ada vapuru, simitçi, kahveci, gazozcu hepsi daha bir nostaljik geliyor. Basit olan güzel diyen şarkıdır Şinanay; samimidir.
SEN AĞLAMA-1984
Bazen aynen böyle olur. Zira aşk bazen fedakarlıktır. O halde bile kendini görmeden tüm kalbinle sen ağlama diyebilmek birine... Zordur ve bunu da ancak gerçek aşk kotarır. Kederi bile böyle görmek; bu kadar naif olup acılanma demek... Herkesin harcı değildir. KINALI KUZUM-2005
Hayat bu şarkıda o kadar durağan haliyle akıyor ve o kadar dokunuyor ki... Kendi annemden biliyorum dinledikçe engel olamaz, yavaşça süzülür yanaklarından yaşlar. Ömürlük bir yürek çarpıntısı sanırım kınları kuzularının olması...
LAL-2009
Küçüklüğümden beri en hayran olduğum, bir kızım olursa adını Lal koyacağım dediğim Sezen Aksu şarkısıdır. Güçlü, mağrur ama bir o kadar da naiftir... Bazen deli bir nehir, asi bir rüzgar olmaktır; her zora rağmen umut edebilmektir. Zira yeşil, mor, kırmızı, yaz bahçeleri vardır. Sezen Aksu'nun benzersiz bir yaza, benzersiz olana yazdığı şarkıdır...
YETER Kİ ONURSUZ OLMASIN AŞK-1996
Aşkın bnbir yüzü vardır. O yüzden yıllardır çözümemiştir ya zaten, tam tanımı yapılamamşıtır. Sezen Aksu en güzel tanımları yapmıştır hala da yapar. ama yeter ki onursuz olmasın aşk der. Öyle sınırsız öyle derin öyle çok sever ama yine de boyun eğmez... yoluna ölecek kadar çok sevip, yakarım dünyayı uğruna diyebilmek ama yine de yenilmemek. onursuz olmayan aşk böyledir. Hem ateşini gösterir hem korkmaz yanmaktan. Aşkın en güzel hallerini yazmış Sezen Aksu...
İZMİR'İN KIZLARI-2008
Namları alıp yürümüş, her biri birbirinden güzel İzmir Kızları'nı bir İzmir kızı ancak bu kadar güzel anlatabilirdi zaten. Gerçekten de aynen Sezen Aksu'nun dediği gibidir; dişidir, anadır, efedir, tatlı huysuzlardır İzmir kızları. Kadın duruşları başkadır, hiçbir topuk tıkırtısı onlarınki kadar davetkar çalmaz. Körfezin yakamozu, yıldızı, keskin tuzu tadında kadınlardır. Başka bir büyüsü vardır İzmir Kızları'nın. Onlar dibine kadar kadınlardır.
DUA-1993
Sivas Madımak olayları için yazmış Sezen Aksu bu şarkıyı... "Bugün dua ettim bizer için, Yüce Tanru bizleri affetsin" Sezen Aksu diyor ya hani "her vicdan gerçeği hisseder" diye... O yüzden Af dilemek gerçeği hisseden vicdanlara kalsın, bu böyle zamanlarda ne büyük ayrıcalık...
Dışarısı bembeyaz. Her şey daha bir pırıl pırıl oldu sanki. Çünkü beyaz kattı her şeye olanca masumiyetini... Böyle zamanlarda sizin de içiniz yumuşamaz mı... Siz de olmaz mısınız ipek gibi, kar gibi.
Donduran soğuk havaya rağmen karın hatrı için ben böyle hissediyorum. Bembeyaz yaptıklarıyla benim de içimdeki bembeyazlara dokunduğu için. O beyazlardan dem vurma vakti modunda olduğum için.
Tarifi yapılamayan ancak yaşandıkça hissedilen en beyaz duygudur bende dost. Ya da çokça söylendiği gibi seçilmiş kardeş. Anlatmaya değerdir. Güzeldir.Ender olduğu için çok da özeldir. Acemiliğindir bir nevi. Cesur yüreğindir, temiz yüreğindir.
Çocukken paylaştığın çikolatada, ergenlikte devlet meselesi sandığın sırlarında, isyanlarındadır. Bazen kimseye anlatamadıkların, bazen aşkların, bazen gözyaşların, bazen de kahkahalarındır.
Bir bedenin en sarsılmayan yerindedir... Dağ gibi engelleri dağ gibi bir omuza yaslanarak aştığındır. Emek verdiğindir. İlmek ilmek hayatının her alanına korkmadan işlediğindir..
Bazen paylaştığın bir paket bisküvidedir. Bazen de krallar layık sofrada... O güzel sohbetlerle her ikisi de ballandıra ballandıradır sonuçta... Uzak olmaktır kıskançlığa, hasetliğe, kötü her duyguya.. Güvenmişsindir, kendinden bilmişsindir, çok sevmişsindir zira...
Ortaksındır dostla.. Sevinçlerin ortak, üzüntülerin ortak, heyecanların, endişelerin, gelgitlerin, ümitlerin... Her ne varsa işte beklediğin. Hiçbir zaman tek kişilik olmaz bu duygular. Eğer gerçek bir dost varsa yanıbaşında.
Tek değilsindir. Sahte kalabalıklar içinde yer almayacak kadar şanslısındır. Çünkü tüm sahteliklere rağmen gerçeklerin vardır. Kalıcıdır onlar. Yeri ayrıdır.
Var mı sizin de böyle dostlarınız... Canınız bildiğiniz, seçtiğiniz kardeşleriniz var mı? Yaslanabiliyor musunuz... Aldığınız güçle taşıyadabiliyor musunuz... Çifte mutluluklar duyabiliyor musunuz... Yeri geldiğinde çifte üzülecek kadar da cesur musunuz...
Kendinizden başka biriyle de gurur duyabiliyor musunuz... Söz konusu dost olunca içinizde 'ben'i yok edebiliyor musunuz.. 'Seni beni mi var' diyebiliyor musunuz birilerine...
Eğer varsa böylesi bırakmayın n'olur. Sıkıca sarılın, ağlayın, gülün, gerekirse içerleyin, gerekirse kızın. Ama bırakmayın.
Benim de var böyle dostlarım. Sayıları az evet. Ama kıymetleri anlatılmaz. Beyazlar onlar. Dışarıdaki kar gibi tıpkı. Sıradan her şeyi, herkesi unutturacak renkteler. Kar gibiler. Kar gibi temiz, kar gibi bembeyaz...
Birçoğumuzun ortalama bir günü her ne kadar ofislerde geçiyor olsa da, haftasonu alternatifi olarak AVM'ler her ne kadar liste başımızda yer alsa da sokakta olmanın, sokağı solumanın tadı hiçbir şeyde olmuyor.
Benim de nispeten daha çok sokak havası soluduğum şu son günlerin en sevdiğim kısmı Kordon yürüyüşlerim. Kordon o hiç rahatsız etmeyen kalabalığı ve albenisiyle, cıvıl cıvıl halleriyle, telaşsızlığıyla, falcısıyla, boyozcusuyla, çaycısıyla hemen her İzmirli gibi benim de biriciğim!
Pozitif enerji almalara, negatif enerji atmalara doyamadığım Kordon'da geçen bu günde bir torpil de güneşten geldi! Sarı kız o gün sıcaklığını ve ışıltısını gösterirken hayli cömertti. Haliyle sonrasında hiçbir şeye adapte olunamamış Orhan Veli'nin dediği gibi beni bu güzel havalar mahvetmişti. :)
Ben de bu güzel hava, yağmurlu geçecek bir haftada hepimize moral olsun istedim. Yağmurlu haftaya bir moral de yine Orhan Veli'den gelsin;
Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş
Maviliklerde sefer etmek!
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başıboş
Açsam rüzgara yelkenimi;
Dolaşsam ben de deniz deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi.
Bir limanda, büyük ve beyaz...
Mercan adalarda bir liman...
Beyaz bulutların altından
Gelse altın ışıklı bir yaz.
...
Çantamızdan şemsiyenin ve şiirin eksik olmayacağı şahane bir hafta diliyorum herkese... :)
Hafta sonu en çok kendimize kalınca, iş güç, kurs vs. başına musallat olmayınca güzel değil mi... Ben de aynen böyle düşünenlerdenim. Cumartesi ya da pazar piyangodan bunlardan biri çıkınca yüzü düşenlerdenim. Ama işte dün tüm bu düşüncelerimin aksine moduma zirve yaptıran bir eğitimdeydim.
Fotoğrafta gördüğünüz beşli dikkatinizi çekti mi? Özbilinç, özyönetim, özmotivasyon, hayal gücü ve vicdan. Eğitimden bana kalanlar arasında işte bunlar nitelikli ve başarılı bir hayat için en elzem olanlarmış. Mesela istemediğimiz şeyleri dahi yönetenler özbilinç ve özyönetimmiş. Adım attıran ve dağılınca toparlayana özmotivasyon deniyormuş. Belki farkında bile olmadığın gücün adı da aslında hayal gücüymüş. Ve hepimizde olduğuna inandığım en hassas terazimiz de tabii ki vicdanmış.
Olsun diye çok yürekten dilediğimiz şeyler olur sonra bazen. Ve o zamanlarda içimizdeki yoğun coşkudan nereden başlayacağımızı bile bilemeyiz. O coşkuyu mesela hiç yabana atmamak lazımmış. Çünkü istenileni başarmaya giden yolda arzunun payı %85'miş. Tabii ki arzu çok önemli ama yeterli değilmiş. Bilgi-beceri ikilisi de pastadan %15 pay kapmış.
Olumlu sözcüklerin gücü de mesela her zaman daha fazlaymış. Bu 'hayata pembe gözlüklerle bakıyoruz hepimiz Polyanna'yız' şeklinde değil de daha kontrollü ve bulunduğun koşulla uyumlu bir şekilde uygulanırsa sonuç verirmiş. Misal 'bunu alamam' değil de 'şu kadarını alabilirim' demek daha etkiliymiş.
Her güne çok güzel geçeceğine inanrak başlanmalıymış. Bu bilinç altından güzel anları çıkarır günün zorluklarını da bu şekilde daha iyi kotarabilmemizi sağlarmış.
Mesela ben de bunu ilk eğitimden çıkınca denedim, işe yaradı :) Yakın zamanda evlenen kardeş gibi dostum İrem'le geçen gün zaten kötü olamazdı ama o kadar öğrendiklerimin de bir uygulama alanı olsun değil mi :p
Ayrı şehirlerde olduğumuzdan özlem zaten tavandı, konuşulacak şeyler küçük bir dağ olmuştu ve sohbet koyulaştıkça koyulaştı. Sanırım gün sonunda sadece fotoğraf çekmek için ara verdik, onun da bir kısmını büyük bir sabırla(!) İrem'in eşi Ulaş yaptı. Sonra baktı baş edemiyor, bizi kendi halimize bıraktı. :)
Gece modundan dolayı biraz bulanık fotoğraflar çook keyifli akşamın sonundan. Bu da final fotoğrafımız. Resimdeki evliyi bulun :p
Herkese mutlu bir pazar ve çok güzel geçeceğine inandığı şahane bir hafta dileğiyle! :)
Çabucak geçen ve çok şey sığdırmaya çalıştığımız iki günlük İstanbul seyahatinden yine aynı şeyleri hissederek döndüm! Bu şehrin gerçekten başka bir büyüsü var, çok başka. <3 Olanca kalabalığına, trafiğine, baş döndüren hızına, hayat pahasına rağmen her gittiğimde işte o büyüsüyle benim başımı döndürüyor. Ve her seferinde kocaman bir parçamı hep oraya ait hissediyorum. Ne olduğunu tam olarak çözemezdim ama sanırım buldum; hayallerim.
Bundan iki sene önce servisle işe giderken yolda ısrarla uyumayıp boğazı izleye izleye kurduğum ve gün geçtikçe içimde büyüttüğüm kocaman hayaller... Evet, artık eminim o aitlik hissi bundan.
Ama tabii bu defa İstanbul'da olacağım gün sayısı kısıtlıydı. O yüzden eksik kalan da çok şey oldu. Önceden söz verilmiş can arkadaşlara vakit kalmadı, çok özlediğim Moda bir sonraya sarkıtıldı, daha bunun ne zamandır keşfetmeyi beklediğim Karaköy'ü var... Çook şey var.
Hafta sonuna sığdırabildiklerimizin en güzeli ise BiBuçuk Beyoğlu'nda geçen harika bir doğumgünü oldu. Cumartesileri Powerturk ve Radyo Fenomen dj'lerinden Tansu Çağlayan'ın orada çaldığını biliyordum ve o yüzden özellikle merak ediyordum.
Doğum günü planını, öncesinde Tansu'ya bahsedince ve bu fikrim onun sıcacık tavrıyla birleşince BiBuçuk'un bu gün için biçilmiş kaftan olduğuna karar verdik. Tüm arkadaşlar olarak da o leziz yemeklere, yemeklerden daha lezzetli Tansu Çağlayan eli değen güzel müziklere bayıldık! Sizi unutmayacağım! Bundan böyle de sıkı bir bağımlınızım! :)
Rüzgar gibi geçen iki günlük İstanbul'dan geri kalanlar ve tadı en çok damağımda kalanlar bunlar oldu. Biraz da sanırım yakın dostlarla güzel kalabalıkları özlediğimden. Uzun bir süre yetecek enerji yüklemesi yapan böyle hafta sonları daha çok olsa güzel olmaz mı... Bir ricam da senden zaman; sana daha çok şey sığdırmayı planlıyorum müsaade var mı... :o
Malumunuz yeni yıl demek yeni kararlar, yeni planlar demek! Ben de sakin bir yılbaşı gecesi sonrası, ayaklarımı uzatıp tamamını dinlenmeye ayırdığım bu günde, 2013 fotoğraflarıma bakarken önümüzdeki 365 gün için aldığım bazı kararları yazmak istedim. Seneye bu zamanlar ne kadarını gerçekleştirebilmişim ona bakabilmek için de blogda bir referansım olsun dedim :) İşte onlar;
Öncelikle yeni yılın her gününe sağlıkla ve huzurla başlayabilmek ve buna şükredebilmek. Yorulacağım zamanlar olsa da sahip olduklarıma nankörlük etmemek. Sahip olamadıklarım için ise şikayetlenmemek, çaba göstermek.
Sporu artık hayatımın yemek içmek gibi bir ihtiyacı haline getirmek.
Spora bağlı olarak sağlıklı beslenmeye devam etmek, hareketsizlikten sebep son üç ayda alınan kilolardan kurtulmak. 'abartı derecede kahve bağımlılığımdan vazgeçmişim, kilolar vız gelir diye motive olmak :p
Sabırsızlık denen o vazgeçemediğim huyu törpülemek!
Hep iyi insanlarla karşılaşmayı dilemek, iyi arkadaşlar biriktirmek. Egoya ve komplekse yenik düşmüşlere mesafeli olmak.
Daha çok gezmek, yeni şehirler görmek. Başka mutluluklara ortak olmak.
Birkaç gün bile olsa tatili ihmal etmemek.
Planlarımda hep çok sevdiklerimin olması, bu yıl da iple çekeceğim çok günümün olması.
Yeni fotoğraflar çekmek, çekilmek, anı biriktirmek, an biriktirmek... Ve hayalini kurduğum fotoğraf makinesi! Bu sene ona sahip olmak!
Gülmek, her ne olursa olsun gözler minicik olacak ağız kulaklara varacak kadar gülmek.
Okumak, bu sene daha da çok okumak... Gazete, kitap, dergi, blog, motto... Her ne olursa. Günün bir bölümünü olanca yoğunluğuna rağmen hep okumaya ayırabilmek.
Sonra hayatta beni en mutlu eden şeyi yapmak; yazmak... Yazacak güzel şeyler yaşamak.
Blog için yeni ve farklı şeyler yapmak. Daha geniş okuyucu kitlesine ulaşmak, daha üretken olmak...
Ne zamandır hayalini kurduğum daha büyük bir kütüphaneye ve yazı masasına sahip olmak.
Onlar için para biriktirmek.
Hobim olan şeyleri daha profesyonel şekilde yapabilmek. İnanarak ve severek eğitimini aldığım şeyler vardı mesela; onları çok boşlamışım; 2013'e bakınca onu farkettim. Bu sene böyle yapmayıp üstlerine gitmek...
Hep kendimi sevmek, kendimi iyi hissettiklerimle şımartmak.
Alışveriş yapmak. Abartmadan yapabilmek. :) Ama gördükçe kalbimde minik çarpıntılar yaratan o ayakkabı için de yavaştan yatırıma başlamayı es geçmemek. (Sanırım bu yıl epey birikim yapmam gerekecek :o )
Güzel yemekler yemek. Kalabalık sofralarda olmak...
Her şeyden önemlisi basit düşünmek. İstekleri hırs haline getirmemek. Tamam sınırları zorlamak ama onları hayatın sürprizleriyle de barışık tutmak...
İşte benim geçmiş 365 günümden kesitlerim ve yeni 365 için yirmi kararım. Peki sizin yeni kararlarınız neler? Paylaşalım mı?
Herkese tekrar mutlu bir 2014 temennisiyle... Çokça sevgiler!
Gerçekten de 2013 çok çabuk geçmedi mi... Son zamanların en baskın ve en dolu dolu geçen yılı olmadı mı... Şimdilerde yepyeni bir yıla ramak kalmışken hemen hepimiz de bir muhasebe yapıyoruz kendi içimizde. Aldıklarımız, verdiklerimiz, kazandıklarımız, kaybettiklerimiz, pişmanlıklarımız, 'iyi ki'lerimiz, planlarımız, hayallerimiz, zaman yetiremediklerimiz, ertelediklerimiz, altını fosforlu kalemle çizip kenarını yıldızladıklarımız, yırtıp atmak istediğimiz ya da karaladığımız sayfalar... Hepsi hafızamızda en belirgin halleriyle duruyorlar ve yeni yılda da yeni yerlerine konuşlandırılmak üzere bekliyorlar.
Zaten hep böyle yapmıyor muyuz. Kendimize kattığımız her yeni yılda hayatımızı oluşturanların yerleriyle ama kökten ama az biraz oynamıyor muyuz... Rüzgar tadında geçen 2013'ü ve gıcır gıcır 2014'ü düşündüğümde mesela benim de oynayacağım ayarlar olacak.
Mesela özellikle son zamanlarda kendini daha çok gösteren uyku modumdaki düşme hali; bu sene de devam edecek. 2013'de kazandığım yeni işe ve var olan diğer şeylere elimden geldiğince yetebilmek adına, feragat için gözüme tek kestirdiğim uyku. Zaman neden bu kadar hızlı :o
Yeni işle beraber hareket de artmıştı zaten, yeni planlar da olunca sanırım biraz daha artacak. Bazen zorlayacak tamam; ama şikayetlenmek yok; 'hareket berekettir' mottosu esas alınacak! :)
Heyecanda ise fabrika ayarlarında kalınacak! Milim oynamadan. Heyecan katmadan yapılan ufacık şeye dahi inancım olmadığından...
Okumaya yazmaya harcanan saatlerde daha bonkör olmak, ilham alacak kişilerle tanışmak, ilham verecek yerler görmek, filmler izlemek, hayal kurmayı hiç bırakmayıp hayal gücü denen dipsiz kuyunun olabildiğince diplerine keşfe çıkmak... İşte bunlar da hem bu yıl hem hep en çok istediklerim olacak...
Ama tabii istekler, planlar hepimizin kalbini aklının bir köşesinde dursun; bakalım hayat bize neler getirecek, asıl o dengelerde nasıl değişiklikler yaratacak.
Hepimize hep en güzelleri getirmesini diliyorum ben. İyi anlamda unutulmazlarımızla dolu olan istediklerimize kavuştuğumuz, bol şanslı, hep sağlıklı, hep kocaman güldüğümüz bir 2014 olsun!
Geniş mi geniş bir aralıkta, her tondan duyguyu o dolu yüreğinde harmanlamış kocaman bir dünya düşünün...Her insanın biraz yer bulduğu böyle bir dünyanın adı işte benim için Sezen Aksu. Benden önce varolmuş, doğduğum yıldaki şarkıları dilimde olan, ürettikçe üreten, bunların yanında sadece müzisyen de olmayan duruşu da olan; biraz naif, çokça delikanlı, dibine kadar İzmirli, neşeli, cuk oturtan o kadın konuk olsun istedim o yüzden bu post'a. Hepimizde iz bırakan bir şarkısı illa ki vardır; ben onlardan on tanesini yazdım. Ve yeri gelmişken; sizde en çok yer eden Sezen Aksu şarkıları hangisi...
GİT-1986
İlk olarak Git... Dibine kadar aşık olunan, hep o dipte kalınacak sanılan, ama yine de bir ümit denilen zamanların şarkısıdır Git... Gitme diye yalvarmak isteyen kalple galip gelemeyecek gurur kapışır durur. Tamam serde gurur vardır ama iliklerine kadar da aşıksındır... Aradaki o ikilem de payımıza düşe acıdır.
KAYBOLAN YILLAR-1977 Bu şarkıyı 19 yaşında yazmış Sezen Aksu... Ve insan 19 yaşında hangi yıllarını ister, neyi bu kadar özler diye şaşırtan şarkıdır beni.. Ama haksız da değildir Sezen Aksu.
Zira gerçekten de büyüdükçe kendi yaralarımızı sarmaya alışmak gerekir, belki zor gelen de budur. Belki de "tek bir söz bile söylemeye hakkım yok" diyeceğimiz zamanlardan çekiniyoruzdur. O yüzden bildiğimiz sular, kaybolan yıllar diye tutturuyoruzdur...
TÜKENECEĞİZ-1984
Evet belki biraz küllenmişsindir, yürekler de dinlenmiştir. 'Ne seninle ne sensiz' halidir bu şarkı, 'ne bir arada ne de ayrı' zamanlardır.
Başka sevgilerde teselli bulmak, başkalarında içindeki yangını aramak; aslında hepsi nafiledir. Bu kendini kaybetmiş uğraş halinin sonu "tükeneceğiz"diyerek ne güzel ifade edilmiştir.
ERKEK GÜZELİ-1998
Bir erkeğe bu kadar güzel mi iltifat edilir! Tek istediğin tatlı dillerini sakınmayacak bir sevgilidir, yeter ki bu kadarı olsundur. Bedel de istemiyorsundur. Birini pamuklara sarıp sarmalayacak kadar sevmenin güzelliğini çok içten anlatmıştır Sezen Aksu... Pamuk gibi kadınların, pamuk kalpleriyle doludur bu şarkı.
KAÇIN KURASI-1996
İzmirli bir kadının elinden çıktığı bariz belli olan şarkılardan değil mi sizce de Kaçın Kurası? Ve bence böyle kadınlar güzeldir. O cesur ve dişi ruh belki her kadında bir parça vardır ama hakkıyla ortaya çıkaran azdır. En çok kendin olduğun halinle, kendini bulduğun kelimelerle, kendin olduğun bir gülüşle, bir bakışla güzel olunur; biraz da bunu doğrular şarkılardandır...
ŞİNANAY-1989
Duyduğum an soluğu çocukluk yıllarımda alırım! Yandan çarklı Ada vapuru, simitçi, kahveci, gazozcu hepsi daha bir nostaljik gelir. 'Basit olan güzeldir' diyen şarkıdır Şinanay; samimidir.
SEN AĞLAMA-1984
İşte aşkın bazen fedakarlık olduğu zamanlar... O halde bile kendini görmeden tüm kalbinle 'sen ağlama' diyebilmek birine... Zordur ve bunu da ancak gerçek aşk kotarır. Kederi bile böyle görmek; bu kadar kendinden vazgeçip acılanma demek... Herkesin harcı değildir.
KINALI KUZUM-2005
Hayat bu şarkıda sizce de o en durağan haliyle akmıyor mu... Her evlat için, her anne için aynı olan şeylerden bahsetmiyor mu... Henüz sadece evlat olmayı biliyorum; kınalı kuzularının olması demek de sanırım ömürlük bir yürek çarpıntısı...
LAL-2009
Küçüklüğümden beri en hayran olduğum, "bir kızım olursa adını Lal koyacağım" dediğim şarkı. Lal'in sözlerinde güç vardır, gizem vardır, mağrurdur ama bir o kadar da naiftir... Sezen Aksu'nun benzersiz bir yaza, benzersiz olana yazdığı şarkıdır...
İZMİR'İN KIZLARI-2008
Namları alıp yürümüş, her biri birbirinden güzel İzmir Kızları'nı bir İzmir kızı ancak bu kadar güzel anlatabilirdi zaten. Gerçekten de aynen Sezen Aksu'nun dediği gibidir; dişidir, anadır, efedir, tatlı huysuzlardır İzmir kızları. Kadın duruşları başkadır. Çünkü onlar gerçekten de körfezin yakamozu, yıldızı, keskin tuzu tadında kadınlardır. Başka bir büyüsü vardır İzmir Kızları'nın.Onlar buram buram kadınlardır...
Bir kere benim hayatımdaki en bildik kokulardan oldu. Tarifini yapmaya kalkacak olursam biraz ilk gençlik zamanlarım, çokça okuma tutkum, bir doz hayallerim, biraz babam, biraz dosyamda yıllarla sararmış sayfalardı.
En güzel hep hafta sonları duydum ben gazete kokusunu. Çünkü benim için hafta sonu demek babamın hazırladığı benzersiz kahvaltılar ve sonrasında saatlerce aldığı gazetelere gömülmek demekti. Aheste aheste, en rahat kıyafetlerle, her eki, her sayfayı didik didik etmekti. Başlangıç pek tabii en sevdiğim yazarlarla olurdu. Gazete aynı zamanda yazma tutkuma da en büyük ilhamlardan biriydi. Tadı hep bambaşka oldu. Her bir sayfasına verilen emeği, kaç uykusuz gecenin sonucu o sayfaların çıktığını yerinde de gördüğümden benim için hep kıymetli kaldı.
Şimdilerde evet, biraz daha geri planda ve dijital medya esas aktör. Ve o esas aktörü çok sevsem, gücünü asla yadsımasam da benim gönlümün yıldızı hala kokusunu hissederek okuduğum kat kat gazeteler.
Bence siz de bu keyfi ihmal etmeyin. Hadi hafta içi iş koşturmacasında, yolda geçen uzun saatlerde, eve bitap gelinen günlerde zor tamam; ama hafta sonları en azından bir gazeteyi sayfa sayfa karıştırın. Sevdiğiniz bir bölümü koparıp alın, yıllar sonra karıştıracağınız bir arşiviniz olsun ve o sararmış sayfaların vereceği mutluluğu görün. Evet yeni güzeldir. Ama eski bazen daha güzeldir. Hem biraz da geçmişe bağlı alışkanlıkları sürdürmenin nesi kötü?
Herkese merhaba! Bugün blogda leziz mi leziz bir konuk var! Sizleri yepyeni ve çok tatlı bir siteyle tanıştırıyorum; huzurlarınızda Donkeyduck Cupcake!
Hayli iştah kabartan bu leziz sitenin yaratıcısı benim kardeş gibi dostum Didem Avar. Bizim çook uzun yıllara dayanan dostluğumuzda da Didem'in hep en belirgin özelliklerinden biri elinin o kendine has lezzeti olmuştu. Üniversite yıllarımızda anne çorbasına şiddetle ihtiyaç duyduğum zamanlarıma koşa koşa yetişmiş, mükemmel pastaları ve kurabiyeleriyle tatlıyla başı pek hoş olmayan beni bile mest etmişti. :o :)
Şimdi tüm bu hünerlerini hak ettiği yere, profesyonel bir platforma taşıdı Didem. Ve şimdi de yeni adresinde babyshower, doğum günü, bekarlığa veda, nişan, düğün vs. gibi özel günlere enfes bir şekilde dokunuyor. Sevgi katılan şey daha lezzetli olur ya hani; Didem de yaptıklarına sevgisini, ilgisini, karşı tarafın mutluluğunu ve o güzel kalbini katıyor.
Özel günler en çok sevincinize sizden biri gibi ortak olanlarla güzel. İşte en çok da bu yüzden bu günlerde Didem'in kapısını çalmanız hararetle tavsiye...
Her şeyin ayrı güzelliğinin olduğu gerçeği ne kadar da doğru! Ve bu durum mevsimler için de geçerli. Mevsim bahar olunca papatyalar güzel sarılar morlar güzel; yaz olunca deniz-kum güzel güneş güzel; sonbaharda battaniye kahve ikilisinin yeri bambaşka; kış deyince de koyular güzel, kadife güzel...
Ben de mevsimlerin yarattığı çağrışımları ve onlara ayak uydurmayı sevdiğimden dün katıldığım bir davette bu kadife elbiseyi seçtim. Biraz da minyon yapımdan sebep böyle küçük elbiseleri çok seviyorum. Sıcacık kadife dokusuyla ve rahatlığıyla da dolabımın jokerlerinden ilan ettim kendisini.
Zaten bu ara gardrobumda bu jokerler konusunu masaya yatırmış durumdayım. Çünkü onları hem ön plana çıkanları dengeleyici, hem de kurtarıcı olarak görüyorum.
O yüzden şu sıra hazır yeni yıl da yaklaşırken her durumun kurtarıcısı olacak küçük elbiseleri, nude bir stilettoyu (hele o bir de Pigalle olursa! ♥ :) ), siyah ve beyaz düz üstleri giderek kabaran 'wishlist'ime ekledim. :)
İstediklerin istemediklerin... Hep hayal ettiklerin, aklından bile geçirmediklerin... Sevdiklerin, koşar adım uzaklaşmak istediklerin... Korkuların, umutların... Şaşırdıkların, şaşıramayacak kadar duyarsızlaştıkların... Kendine hediye ettiklerin, karşılığında bedel ödediklerin...
Sonra en kıymetlilerin... En kıymetlilerin, hep en çok emek verdiklerin. Ve en çok emek verdiklerin hep en büyük beklentilerin... Ama işte bazen bir şey oluyor, bir bakıyorsun o beklentilerin karşılanmıyor. Durumunun özeti tam anlamıyla "ne kestin koç ne yedin hiç" oluyor. Sonra bir gönül koyuyorsun; ama bakıyorsun o da işe yaramıyor. Hayat da yukarıdaki gibi zıtlıkları daha çok hissettiğin bir hal alıyor.
O yüzden doğrusu ne ben bilemedim. Tek bildiğim şey hayallerin kısa vadeden pek hoşlanmadığı. Kendini naza çekmeyi ve bu esnada senden emin olmayı daha çok sevdiği... Karşılığında da tek beklediği şeyin vazgeçmeksizin gösterilen bir sabır olduğu...
Peki ya o kadar uzun vadeli sabır yoksa... Hayaller de bir türlü dizginlenemiyorsa., kabuğundan bir an önce çıkmak istiyorsa.. Bu durumda payımıza daha çok hissedilen zıtlıklar mı kalıyor... O zıtlıkları dengeyle kotarabilmenin adı da büyümek mi oluyor...