Perşembe, Mart 28, 2013

MOTTO | Happy girls are the prettiest


Gerçekten öyle değil mi! Bana göre de güzellik tıpkı bu mottodaki gibi ve mutlulukla kuvvetli bir ilişkisi var.
Ve sanırım o yüzden güzel kalbi dışına yansıyan insanlar daha güzel oluyor. Mutluluk o yüzden önce kişide başlıyor sonra etrafa yayılıyor. 

Güzellik gerçekten hafifliği, hesap kitap barındırmamayı, kocaman gülebilmeyi, zarafeti, paylaşabilmeyi, kendin olabilmeyi daha çok seviyor. Bu malzemelerden bir karışım yapıp içinden geldiği gibi kendine uyarlayanlar, herkesten daha başka olan ve ışığı olan insanlar. Onlar gerçekten güzel ve mutlu insanlar!
Devamını Oku

Çarşamba, Mart 20, 2013

-BEN HALİ | Yakın geçmişe yolculuk


Ara sıra hep yaparım ve hiç de içinden kolayca çıkabildiğim görülmedi. Yine eski fotoğrafları kurcaladım ve yine içlerinde kayboldum. Bazı günleri, bazı şeyleri çok özlediğimi hissettim, yakında kavuşabileceklerimi de iple çekiyorum. 
Hal böyle olunca, severek izlediğim bazı bloglar da böyle kolajlarla bana ilham olunca ben de ilk kolajımı bu fotoğraflarla oluşturdum. Sol baştan başlayacak olursam;
  • Bu satırlar Emrah Serbes'e ait. Hikayem Paramparça adlı kitabında beni en çok etkileyen satırlardan biriydi hatta. Hepimiz zaman zaman şimdiki aklım olsa paradoksuna düşüyoruz. Sonuç olarak da içinden çıkamıyoruz. Aslında her şey sadece bu cümleden ibaret: "Şimdiki aklım olsa öyle yapmazdım. Ama öyle yapmasaydım da şimdiki aklım olmazdı."
  • Bu yazımda da belirtmiştim şu sıralar günlerim kahveden uzak geçiyor. O yüzden bu mesaj kaygılı kupada kendimi buldum. :)
  • Sizce de bu pasta muhteşem görünmüyor mu? Lezzeti de görüntüsü kadar şahaneydi ve kendisi çok yakın dostum Didem Avar'ın mahareti ellerinden. Didem bu yeteneğini katıldığı workshop'larla geliştiriyor ve yaptığı muhteşem şeyleri profesyonel bir platformda satışa sunmaya hazırlanıyor. Özel günler için siz de kendisine ulaşabilirsiniz. Linki Donkey & Duck
  • Yazdan kalma bir günden. Çok da özel bir günden. Uzun yıllardır sonsuz olsun diye geçirdiğim şeyler vardı. O gün de onlardan biri bana hak verircesine parıldamıştı. <3
  • Penti'nin 2013 dilek ağacına bir sürü dilek bağlamıştım o gün. Gerçek olanlar var, olacak gibi olanlar var... Bakalım... :)
  • Hep söylediğim gibi bir kardeşin varsa hayat daha güzel ve daha eğlenceli. Buradaki gibi kahveli, bol sohbetli bir gün; kardeşimle klasiklerimizden.
  • Az vakit geçirip çok sevdiğiniz insanlar eminim vardır. Bu fotoğraftaki Derya da işte benim için o insanlardan. :) Kendisiyle Milliyet'te tanıştık ve ben hala keşke daha çok zaman geçirebilseydik diyorum. İstanbul'a gittiğimde mutlaka haber vereceğim dediğim Milliyet'in bana kattığı güzelliklerden biri Derya.
  • Ve Milliyet Kitap ekinde tanıtım yazısını yazdığım ilk kitap, Sığınak. Derya'nın çektiği bu fotoğrafta heyecanım yüzüme baya yansımış. :) Üstünden iki yıl geçmiş ve ben iki yıldır aynı keyifle yazı yazıyorum Milliyet Kitap'a. Bir de bal gibi tatlı bir editörle çalışınca her şey daha kolaylaşıyor, daha güzel oluyor.
  • Bu ayakkabıları çok seviyorum ama kabul; yürümesi biraz zor.
  • Yazdan kalma bir gün daha. Çeşme'de. Ben bu renkte ve bu berraklıkta denizi başka hiçbir yerde bulamadım. Ve Çeşme'yi çok da özledim. Çabuk gelsin yaz! :)


Devamını Oku

Pazartesi, Mart 18, 2013

-BEN HALİ | Bir fincan kahve? :)



Dalları neredeyse yere değecek olan bu uzun ve şişman ağacın tüm o güzel sohbetlerin, keyif saatlerinin, sabah gözlerimizi daha bir güçlü açabilmenin sebebi olduğunu biliyor muydunuz? Buradan tam görülmese de çiçeklerinin beyaz olduğunu, dikildikten üç yıl sonra meyve verdiğini ve sonra yaklaşık otuz kırk yıl daha meyve verdiğini?

Elbette ki kahve don olaylarının olmadığı yerde yetişiyor. Ve aslında pek çok kahve türü olmasına rağmen sadece Arabica ve Robusta türlerinin tarımı yapılıyor. Ancak damak tadı açısından en uygun kabul edilen tür Arabica. 


Ben bu aralar kendilerine uzaktan bakıp kokusunu içime çekmekle yetinsem de, yerine demir ilaçları ve meyve sularıyla haşır neşir olsam da aslında tam bir kahve tutkunuyum. Onsuz geçen günüm de gecem de yokken şimdilerdeki bu uzaklık sebebiyle bu yazıyı daha bir özlemle yazıyorum. :)

Bendeki kansızlığın sebeplerinden biri kahve evet. Ki o da gerçekten aşırı tükettiğim içinmiş. Ama doz konusunda kendime bir ince ayar çekersem vazgeçmeyeceğim kahveden ki zaten gerek de yokmuş. Çünkü sanılanın aksine ve dozunda tüketilirse kahvenin faydaları da hayli çokmuş.


Başta sağlık açısından değinecek olursak İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre kahve, işlenme sürecinde antioksidanlarını kaybetmediği için kanser hücrelerinin çoğalmasını ve yayılmasını engelliyormuş. Kafeindeki uyarıcı maddenin dikkat artırıcı bir etkisi varmış ve konsantrasyonu olumlu etkiliyormuş. Yine kahve karaciğere ve baş ağrısına iyi geliyormuş. Bir de sanılanın çok aksine selülit tedavisinde etkili bir silahmış; pek tabii şekersiz olması kaydıyla. :)

Sağlığa bu kadar faydası olan kahvenin sosyal hayatımıza da olumlu etkileri de hayli fazlaymış. Mesela özgüveni artırıcı etkisi olan kahve yanı sıra insan ilişkilerinin güçlenmesinde de önemli bir sebepmiş. Zaten ritüellerimizden, eşe dosta  “bir kahve içelim” dememizden, onu “bahane” edişimizden belli değil mi... :) Şarkılara konu olmasıyla, keyiflerin başlıca sebepleri arasında yer almasıyla, üzerine onca yazılıp çizilmesiyle kahve gerçekten bir içecekten çok daha fazlası değil mi? :)


Ama bu kadar güzel şeyden sonra bir de üzücü haber var. İklim değişikliği yüzünden 2080 yılında kahvenin tamamen yok olacağı söyleniyor. Bu lezzeti tatmayacak bir nesil olmasa keşke ancak kahvenin yetiştirilmesinin de hayli zor olduğu biliniyor. Ancak 2080’de tamamen yok olacağı beklenen kahve türü de ne yazık ki damak tadımıza en çok uyum sağlayan Arabica.

Bizde de Mersin ve Anamur’da deneme dikimleriyle iyi sonuçlar alınmış aslında Arabica’dan. Keşke devam edilse! Hazır kahve kültürü giderek gelişen bir toplum oluyorken ne iyi olur!


2011 verilerine göre Türkiye'de kahve tüketimi kişi başına 0.52 kg olsa da kahve kültürümüzde de ciddi bir gelişme var evet. Bunu Türk kahvesi ve nescafe ile sınırlı kahve algımızda artan çeşitlilikten anlayabiliyoruz. Latte, mocha, americano, espresso gibi kahveler de artık daha çok tercih ediliyor. Öyle ki seçim kriterlerinde yağlı-yağsız, laktozlu-laktozsuz süt ayrımı yapabilecek kadar bir damak zevkimiz bile oluştu artık.


Bir de naçizane bir öneri: coffeeplaylist.com Bu adreste kahveye dair muhteşem şeyler bulacaksınız. Onur Yüksel'in kahveyle müziği buluşturduğu Coffee Playlist, kahve türlerine göre şarkı paylaşımlarının yapıldığı, zengin arşivi olan harika bir site. Bence buraya sık sık uğrayacaksınız. 

Zaten leziz mi leziz bir fincan kahveye fonda aynı lezzette bir şarkının eşlik etmesinden güzel bir şey var mı... :) Ve bir de şu söz; kahveyi çok güzel anlatmıyor mu?

"Filozofun biri üstelik en büyüklerindendi
 Demiş ki kahvenin en iyi tarafı,
 Her duruma ve günnün her saatine uymasıdır
 Hakikatli bir söz. Bir bilgenin sözü!"



Afiyet olsun! Kahve de hayatınıza hep güzelikler katsın. :)


Kaynaklar: wikipedia, Milliyet-Fatoş Karahasan (14.03.2013http://ekonomi.milliyet.com.tr/tchibo-turk-kahvesine-sahip-cikiyor/ekonomi/ekonomiyazardetay/14.03.2013/1680072/default.htm ), Daily Mail (http://www.dailymail.co.uk/health/article-3027/How-healthy-cup-coffee.html), Yrd. Doç Dr. Cen Günay-İki Kenti Birleştiren Kadim Miras, Starbucks, Pinterest

Devamını Oku

Salı, Şubat 19, 2013

-BEN HALİ | Bir kardeşin varsa...


Yıllar yıllar önce tek çocuk olmaya çok özendiğim günlerde bana "yarın bir gün hayatında her şeyden sakınacağın, yeri geldiğinde kendinden çok düşüneceğin biri olacak" deseler dünyada inanmazdım. O zamanki aklımla tüm oyuncaklar, tüm kıyafetler, tüm sevgi benim olsun isterdim, ona olan ilgiyi kıskanırdım. İkimizin de ayrı odası olduğu hayalini kurardım.

Ama şöyle bir çelişkim de vardı; tüm bunlara rağmen içten içe ilk düşündüğüm hep o olurdu. Çikolatamın yarısını mesela hep ona ayırırdım. Markette ne alıyorsam elim hep ikiye giderdi, neticede biri kardeşime biri banaydı. Sokakta oynarken kimseye ona kızma hakkı tanımazdım. Bu kuralım evde de annemle babam için geçerliydi, kardeşime kızamazlardı; ona kızılacaksa sadece ben kızabilirdim.

Kızdım da... Tabii o da bana. Zira biz birbirimizden çok farklıydık. Mesela ben düzen hastasıydım, o dağınıklığın içinde kendi düzenini kurmakta ısrarcıydı. Ben daha yumuşaktım o daha sinirli. Ben ufacık acıya gelemezdim canım pek tatlıydı, o dayanıklıydı, dizleri hep yara bere içindeydi ama umursamazdı. 

Ben daha hayalci oldum, o hep daha mantıklı oldu. Bende hep heyecan vardı o daha rahattı, dert etmeyendi ama yine de en iyisini yapandı. Ben korumacıydım o tam bir özgür ruhtu. Ben hep temkinli olandım o anlık yaşayandı. Ben her ihtimale karşı her duruma bir bit yeniği var mı diye bakarken o daha koşulsuz güvenirdi. Ben tam bir ablaydım, o tam bir kardeşti.

Büyüyeceğimize hiç inanmadım. Ama büyüdük. Kendi içimizde hep küçük kalsak da, en büyük kavga konumuz bugün hala kıyafet olsa da büyüdük. Baktık büyümenin çok özenilecek bir tarafı yok bari birbirimize   hala küçük kalma lüksünü verelim dedik. Bu yüzden bağımız da daha bir sıkılaştı. Keyif kaçıran şeyleri ise kardeş dayanışması deyip yok ettik. 

Günlüğüme yazdıklarımı anneme söyleyecek diye günlüğümü köşe bucak sakladığım zamanlar geçti, en büyük sırlarımı sadece onunla paylaştığım günler geldi. Ayrı oda diye tutturmaktan da vazgeçtim. Aksine o bazen benim düzen konusundaki direktiflerimden sıkılıp "odaları ayıracağım" diye isyan etse de şimdi ben onu bırakmıyorum. Markette, alışverişte elim ikiye de gitmiyor, kendim için bire onun için üçe gidiyor.

Herkesten uzaklaşmak istediğim zamanlarda "kimse beni anlamaz" derken yanımda görmek istediğim tek kişi o oluyor. Beni eleştirdiğinde "kesin haklı" diyebiliyorum. Canı yandığında benim canım daha çok yanıyor ve kötü ne varsa keşke ona değil bana olsaydı diye geçiriyorum.

Mutlu zamanlarım mı oluyor, gözlerindeki sevinci görüyorum ve "Allah daha büyük mutlulukları ona yaşatsın" diyorum. Daha büyük başarılar hep onun olsun, o pırıl pırıl koşulsuz güvenen kalbine hep güzellikler girsin istiyorum. O da koşuyor ve o özgür ruhla biraz bodoslama koşuyor.  Ben de o yüzden tedbirliyim! Aramızda sadece üç yaş olmasına rağmen en bilmiş tavırlarımla ona hayat tavsiyeleri vermeyi ihmal etmiyorum. :)

Bunları yaşadıkça, anne ve babamın bana en güzel hediyesinin kardeşim olduğunu görünce hayatın bana bir joker verdiğine inancım güçleniyor. Çünkü o olmasaydı kendimden çok birini düşünmenin bu kadar iyi hissettirebileceğini asla bilemezdim. Gece uyku öncesi sohbetlerin, kıkırdamaların tadını başka hiçbir şeyde alamazdım. Bir külah dondurmayı dahi paylaşabilmenin, bir paketin yarısını ayırıp bir köşeye koyabilmenin güzelliğine varamazdım. Özveri denilen şeyin bu kadar mutlu edici olduğunu göremezdim. Kendime bir başka gözle bu kadar rahat ve objektif bakamazdım. İyi kötü her duygunun istisnasız bölüşüldüğü bir hayat yaşayamazdım. O olmasaydı ben abla olamazdım.

Ama ben şanslıydım, tüm bunlardan mahrum olmadım. Şimdi onun için dilediklerim  kendiminkini kaça katlıyor bilmiyorum. Onun da benim için aynı şeyleri düşündüğünü biliyorum. Hep derlerdi gerçekten öyleymiş, kardeş gerçekten dünyanın en güzel şeyiymiş...
Devamını Oku

Cumartesi, Ocak 19, 2013

GÜNCEL | Bir varmış bir yokmuş...


Hep gülen yüzüyle, gülen gözleriyle, farklı ve cesur haberciliğiyle, arkasından gelenlere başlı başına bir okul oluşuyla, kendisine çok yakışan gaflarıyla, renkli saatleri ve kravatlarıyla tanımıştık ve çok sevmiştik biz O'nu. Her akşam evimize konuk oluyordu ve her akşam bir sonraki akşam için "kimseye randevu vermeyin" diyordu.

Seyirci de karşılıksız kalmadı ve her akşam aynı saatte Mehmet Ali Birand'la buluştu. Çünkü Birand'ın  da söylediği gibi haber sert bir işti ve O buna rağmen habere kendi farkını, gülümsemesini katabildi. İzleyici de işte bu yaklaşımını sevdi.

Çok çalışkandı. Öyle ki son ameliyatı için hastaneye yazısını tamamladı öyle gitti. Hayatta istediklerini elde edebilmişti ve geriye dönüp baktığında "keşke yapsaydım" dediği bir şey kalmamıştı. Kendi amaçlarını kendi emeğinle, yılları hiçe sayarcasına çalışarak ve hep aşkla çalışarak elde etmek... Ne büyük gurur, ne büyük mutluluktu.

İnsan sevgisi gözlerinden okunuyordu. Aşık olduğu kadınla aşkın geçen zamana aldırmadan hep genç, canlı ve dipdiri tutabildiğini kanıtlıyorlardı. Dünya tatlısı da bir torunu vardı  ve Birand'ın hastalığı döneminde en büyük ilacı da torunu olmuştu. Can Dündar'la hazırladıkları belgeselde Umberto'ya hayatını, hayatı anlatıyordu ki... Yarım kaldı. 

"Perşembe durumum netleşecek" demişti Birand ve dün durumu netleşti. Maalesef netleşti. Şimdi koltuğu boş... Yayınını iki gündür Serdar Cebe sürdürüyor ve eminim çok zorlanıyor. Serdar Cebe için ve tüm öğrencileri için aslında çok daha zor...

Ama aynı zamanda da şanslılar. Medya gibi egoların çarpıştığı, egodan gözün gözü görmediği bir mahallede gazeteci yetiştirmeyi lütuf ve torpil saymayan, emeğe değer ve şans veren tek kişilik bir okulda yetiştikleri için gerçekten çok şanslı öğrenciler onlar.

Bu noktada medya mahallesine yolu düşmüş biri ne demek istediğimi daha iyi anlar aslında. Zira o mahallede genç olmak ve tutunmak zordur. Ama arkanda biri seni yüreklendiriyorsa, sana yol açıp seninle genç olabiliyorsa, söz konusu haber olduğunda tepeden bakmadan "öğrencimdi" demeden onunla bile yarışabiliyorsa, kompleksten nasibini almamış bir hoca ve yeri geldiğinde bir baba olabiliyorsa daha cesur yürürsün. Bu mesleğin durmaksızın yürümek, bazen de koşmak olduğunu sana verilen cesaretle daha iyi kanıksar ve yürürsün. Yalnız hissetmezsin.

Ben Birand'ı hiç tanımamış, sadece ekrandan görmüş ve haberciliğini takip etmiş biri olarak bir sürü güzelliğini görebiliyordum ama ben en çok bu yönü etkiledi.

Ve bu kadarı da yetmedi. Ailesine, dostlarına, meslektaşlarına, öğrencilerine, izleyicilerine kimseye yetmedi.  Daha çok erkendi ve o yüzden herkesin üzüntüsü büyük, o yüzden gidişine kimse hala inanamıyor. Keşke buralarda daha çok kalabilseydi, kalamadı...

Şimdi gittiği yerde de eminim huzurludur. Ve oradakiler de şansı bu arada. Çünkü Birand artık tüm renkleriyle, sonsuza kadar onlarla...



Devamını Oku

Pazartesi, Aralık 03, 2012

KİTAP | Bu hafta başucumda



Yeni haftanın ilk gününden herkese merhaba ve herkese iyi haftalar! :) Benim için yeni haftaya başlamak demek biraz da o haftanın hangi gününde ne yapacağımı kafamda planlamak demek. Bazen aksi durumlar olsa da, gün güne uymasa da o haftaya dair bir şeyler belirlemeyi severim. Bir de planlı programlı olunca zamanın daha verimli kullanıldığı gerçeğine inanırım.
Her pazar başucumu da şöyle bir düzenlerim. O hafta neler okuyacaksam, neler izleyeceksem başucuma alırım. Birer birer de değil, böyle hepsi bir arada yamacımda olsun isterim. :) Okuduklarımı, izlediklerimi not alırım ve bu yüzden kitaplarımla, filmlerimle birlikte mutlaka bir defter ve bir kalem de olur başucumda. Bu arada özellikle kitap söz konusuysa Milliyet Kitap tanıtım yazılarıyla, röportajlarıyla, önerileriyle çok iyi bir rehber; hararetle tavsiye ederim.  
Bu yazıya da bu haftaki başucum konuk. Bu hafta neler var başucumda onları paylaşmak istedim sizlerle;


Coco Chanel-Efsanesi ve Hayatı, Justine Picardie: Yetimhanede büyüyen, sonrasında bir manastırda kalıp buradan kaçarak barlarda şarkı söyleyen, o dönem sadece hayat kadınlarıyla özdeşleştirildiği halde kırmızı ruj süren, pantolonu giyen ilk kadın olan ve daha çok çok büyük devrimler yapan bu muhteşem kadının hayat hikayesini okumayı çok istiyordum. 
Geçtiğimiz hafta edindiğim Justine Picardie'nin Coco Chanel-Efsanesi ve Hayatı adlı biyografisini görünce ve biraz karıştırınca iyi bir kaynak olduğu izlenimini edindim. Okudukça da yanılmadığımı anlıyorum. Olağanüstü bir hayatın ve başarının öyküsünü akıcı bir dille anlatmış Picardie. Yanı sıra Chanel'in hayatta kalan son arkadaşlarıyla, akrabalarıyla, çalışanlarıyla olan röportajlarla da destekleniyor kitap. Ben beğenerek okuyorum.

Bütün Şiirleri, Orhan Veli: Şiir çok severim. Benzerlerinin gelemeyeceğine inandığım bazı şairler vardır ki onların şiirlerini başucumdan ayırmaya hiç kıyamam. Onlardan biri de Orhan Veli. Şiir bu denli zorken, dizeleriyle aramda zerre yabancılık hissetmemek her şiirini bana defalarca okutuyor ve hepsinden bir şeyler bulabiliyorum kendimde. 
Aslında Orhan Veli hakkında en güzel şeyi Cemal Süreya söylemiyor mu, "Orhan Veli şiire kasket giydirdi, şiiri sivilleştirdi." diyerek...

Sevda Sözleri, Cemal Süreya: Cemal Süreya'nın bütün şiirlerinden oluşan Sevda Sözleri uzun zamandır başucumda. Bazen de çantamda ve her halimde bana eşlik ediyor. Sayfaları çevirsem de geçen zamanı hissetmiyorum. Bir nevi evim gibi. Varlığını bilmek, en gerçek halimi orada görebilmek iyi geliyor. 

Yeraltından Notlar, Dostoyevski: Aslında daha önce okumuştum bu kitabı ama yaklaşık yedi sene önceydi. Kütüphanemi karıştırırken tekrar okumak istedim. Hani deniyor ya Dostoyevski insan psikolojisini incelemede en büyük usta diye bu kitabın da insan psikolojisinin en en derinlerine dokunduğunu hatırlıyorum. Bu okuyuşumda lezzeti eminim daha bir başka olacak.

Breakfast at Tiffany's, Truman Capote: Kaçıncı defa izleyeceğim bilmiyorum, ama bazı filmler olur ya size mutluluk verir, canınız ister onları izlemeyi... İşte benim o filmlerimin başında Breakfast at Tiffany's var. Bu güzel kış günlerine de yakışır dedim, bu hafta bir gün sıcacık köşeme çekilip izleyeceğim. Sanırım birkaç gün de Moon River'ı mırıldanırım. :)

Germinal, Emile Zola: Germinal'i okumuştum. Ancak Emile Zola'nın muhteşem romanından uyarlanan filmini izlememiştim. Hem okuduğum romanın film versiyonunu merak ettim hem de üniversitede bir hocamız tavsiye etmişti bu filmi. Bu hafta izleyeceğim. Bakalım Emile Zola'nın diliyle resmen yaşattığı romanın film versiyonunun tadı nasıl...

Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry: Bu kitap benim içimdeki çocuk. Ve ben içimdeki çocuğu hiç kaybetmek istemiyorum. Bu yüzden Küçük Prens'imi başucumdan hiç ayırmıyorum.
Devamını Oku

Perşembe, Kasım 29, 2012

MODA | Yıllar sonra yeniden evcilik oyunu :)


Sanki çok büyükmüşüm gibi (yani 24 çok büyük değil, değil mi :) ) bu aralar çocukluk zamanlarımı ayrı bir özlüyorum. Ama zaten en güzel zamanlarımız değil mi çocukluk zamanları… Sonra vakit daha başka bir şekilde işliyor çünkü, daha bir hızlanıyor. Sana torpil geçmekten vazgeçiyor, üstüne seninle yarışıyor. 

Halbuki çocukken öyle miydi, günün neredeyse her zamanı bizimdi. Kendi yarattığımız oyunlarla dalmadığımız dünya kalmazdı. Mesela hemen her kız çocuğunun en favori oyunlarından biri evcilik oyunuydu. Binbir kılığa, binbir ruha büründüğümüz, bazen arkadaş, bazen komşu, bazen anne, bazen abla olduğumuz o güzel oyun da benim bu yazıma ilham oldu. :)

Şimdilerde böyle ara sıra Polyvore’da Pinterest’te gezinirken tıpkı o zamanlardaki gibi kendimce kombinler oluşturuyorum. Sırf keyif aldığım için. :) Günün ve “konseptin :)” o an kafamda yarattığı çağrışımlara göre setler belirliyorum. Böylelikle  de çocukluğumda bir yere değmekten mutlu oluyorum. :) Bu yazıda da daha büyümüş halimle yedi günü için yedi kombin hazırladım ve paylaşmak için de en güzel alan olarak blogu seçtim. İşte kombinlerim; :)

PAZARTESİ: Haftanın ilk günü. Biraz da sendrom günü. Ben de sendromsuz bir pazartesi için böyle naif, böyle zarif bir elbise seçtim. Makyaj da elbisenin yalınlığına uyum sağlasın dedim ve bu ton bir ruj gider diye düşündüm. Hem pazartesiye adapte olacak kadar zahmetsiz hem de haftaya kendini iyi hissederek başlayacak kadar şık değil mi... Bir arkadaş buluşması için de bence gayet ideal. :)


SALI: Sendrom atlatıldı! Bu durumda daha enerjik bir kombin salıya gider mi, bence gider. Hem rahatlık faktörü hem renk faktörü işin içine dahil olursa da sıcacık bir gün olabilir. Zaten salı bana hep renkli ve enerjik gelmiştir, bu kombin de bendeki o hissin yansıması.


ÇARŞAMBA: Hele de sabah erken uyanırken zorlanmışsam bu gün "haftanın bitmesine daha var"ı hissettirir bana. Bir yandan o yorgunluğa isyan, bir yandan hafta sonuna iki kala diye telkin... Renksizlik ve renk kendi arasında dengeleniyor; hem içimde hem de bu kombinde.



PERŞEMBE: Haftanın koşturmacasına artık alışılan bu günde yorgunluklar çok büyümüyor benim gözümde. O yüzden perşembe nasıl geçtiği anlaşılmayan günlerimden biri. Madem yorgunluğumu o kadar çok hissetmeyeceğim, koştursam bile pek dokunmayacak; o zaman böyle bir moda böyle bir kombin yakışır. Hatta akşama güzel bir plan varsa o da kotarılır. :)



CUMA: Ve bir öyle bir böyle derken yine nasıl geçtiği anlaşılmayan bir hafta! Son zamanlarım biraz sütliman olsa da ben şahsen hafta içinde ne kadar yorulursam yorulayım hemen her cuma bu hissi duyuyorum. Hafta sonu geldi diye mutluyum, hazır bir gün sonra cumartesiyken akşamı da istediğim gibi değerlendirebilirim. O yüzden pratik, renkli, şık; kombinimde bunların hepsi bir arada olsun istiyorum. :)


CUMARTESİ: Sabah istenilen saatte kalkıldı, genişçe kahvaltı yapıldı, koşturarak değil keyifle kahve içildi günün kalanı tamamen bizim, saatleri özgürce kullanabiliriz ve akşama da mesela şık bir düğün var! Evet, bu günün konsepti bu. :)
Peki her parçasına ayrı bayıldığım bu kombin böyle bir konsepte çok yakışmaz mı... Elbisenin muhteşemliği, elbiseye hayranlığını sadeliğiyle gösterip muhteşem bir denge kuran makyaj ve diğer parçalar... Hepsi tam modundaydı ve ve şık bir cumartesi akşamı için zevkle araya geldiler!


PAZAR: Abartısız, zahmetsiz kendini bir günlüğüne de olsa nadasa çekmiş gibi olmak demek bence pazar. O yüzden gün dinlenme günü! Yalın olma günü. Rahat olma günü. Sinema günü, yürüyüş günü, arkadaşlarla, sevdiklerinle geçireceğin her anın rahatlığınla daha da güzelleşeceği gün... Benim ideal bir pazar kombinim de bu şekilde.



Fotoğraflar için kaynak: Polyvore, Pinterest, H&M, Mango


Devamını Oku