Çarşamba, Eylül 12, 2012

GÜZELLİK | Son zamanların birkaç favorisi

Yaz ayları biraz da çok sevdiğim makyajdan uzak yaşama zamanlarıdır benim için. Yazları işin krem kısmıyla daha haşır neşir olurum ben, çünkü makyajın fazlasını yaza yakıştırmam. Tatile giren cildin canlılığına ya da güneşin yarattığı hafif bronzluğa bir parlatıcı, yanaklara da bir illuminator veya doğal bir allık sizce de daha çok yakışmaz mı?
Ancak artık yazı yavaş yavaş geride bırakıyoruz, makyaj çantalarımızın daha sık açılıp kapanacağı zamanlar geliyor. Tabii ki yine doğallığı ön planda tutarak.
Ben de her girdiğimde deyim yerindeyse kendimi kaybettiğim, geçen dakikaların farkında olmadığım Sephora sayesinde keşfettiğim ve çok sevdiğim birkaç makyaj ürününü paylaşacağım sizlerle. İşte onlar:


1. Benefit Stay Don't Stray Primer for Concealers & Eyeshadows: Bu ürün aslında göz makyajı için bir baz ürün. Ancak ben bazdan ziyade kapatıcı olarak kullanıyorum ve üzerine başka bir şey uygulamıyorum; çok da memnunum. Bana göre bir kapatıcıda olması gereken tüm özellikler Don't Stray'de mevcut. Kapatıcı özelliği son derece etkili bir defa, ne çok ince ne çok yoğun bir dokusu var; tam olması gerektiği gibi. Bunun yanı sıra kalıcı, son derece doğal duruyor, çizgilerin içinde birikmiyor. Hijyenik ve şık bir ambalaja sahip ve gramaj açısından da son derece avantajlı.


2.  Sephora Mineral Powder Foundation Compact: Cilt için doğru pudrayı bulmanın, bir de onun en uygun tonunu bulmanın zor olduğunu düşünüyorum ben. Ve her üründe olduğu gibi pudrada da doğallık arıyorum. Hem doğal olacak, yüzde pul pul durmayacak, hem kalıcı olacak hem de cilt rengiyle kusursuzca örtüşecek. Bu özelliklerin hepsini taşıdığından bu pudradan kolay kolay vazgeçemeyeceğim gibi görünüyor. Bana göre bir rakibi varsa MAC Studio Fix pudradır. O da bir diğer favorilerimden. 


3. Nars Orgasm Illuminator: Nars'ın likit allık ve aydınlatıcı olarak nitelendirilen bu muhteşem ürünü yaz aylarında özellikle baş tacı evet. Ancak sadece yaz aylarında kullanılacak kadar sınırlı bir ürün değil bana göre. Uyguladıktan hemen sonra ciltte ferah ve çok güzel bir his yaratıyor, aydınlatıcı etkisi de abartılı değil, gayet kararında bir ışıl ışıllık katıyor. Etkisi test edince daha iyi anlaşılıyor ve bence gerçekten muhteşem.


4. Sephora Long-Lasting Eye Liner: Fırçası güzel olan eye liner benim için en güzel eye liner. Çok ince fırçalı olanlar mesela, bana hem sürüm açısından zor geliyor, hem de fırçası çok çabuk kuruduğu için kullanışlı değil gibi. Sephora'nın bu eye liner'ı fırçasıyla benim gönlümü fethetti. Kolay sürümünün yanı sıra kalıcı da ve akmıyor ki bir diğer en önemli şey de eye liner'da galiba bu. Renk seçeneği çok ancak benim favorim füme olanı. Gri de MAC'in gri göz kaleminin üstüne yoktur sanıyordum, bu eye liner'da en az onun kadar muhteşem, onun gibi kurşuni bir gri.


5. Sephora Outrageous Volume Mascara: Rimelsiz elbette ki olmaz. Göz makyajının en biricik ürünü olduğunu düşündüğüm rimelde benim için en önemlisi kömür karası olması ve kirpikleri yapıştırmadan, top top yapmadan dolgunlaştırıp kıvırması. Bu rimel de fırçasıyla resmen konuşuyordu, boşa da konuşmuyormuş. Etkisi gerçekten mükemmel. Benim gibi rimel konusunda talihsizlikler yaşamış biriyseniz hararetle de tavsiye edilir.
Devamını Oku

Pazar, Eylül 02, 2012

BEN HALİ | Motto


Herkese bu dileklerle güzel kahvaltılı, kahve keyifli, gazete kokulu, miskinlik ödüllü, pazartesi sendromsuz mutlu pazarlar! :)


Görsel: Pinterest
Devamını Oku

Perşembe, Ağustos 16, 2012

TATİL | Renkli ve telaşsız

Geçtiğimiz hafta sonunun ardından rutinime dönmem hayli zor oldu. Öyle ki hala alışabilmiş değilim. Belki gelir gelmez koşturmam gereken işlerin fazlalığından bilemiyorum. Ama aklım hala Çeşme’de.


Çeşme hemen her İzmirli gibi benim için de çok farklı. Son dönemlerdeki popülaritesine aldanıp eskiyi unutmuyor bir defa. Bu yüzden biz İzmirliler için vefalı mı vefalı bir dost. Yeni keşfedenlere, merak edenlere de kapısı açık ancak büyüyen kalabalığına rağmen hiçbir zaman huzurda kusursuzluk etmiyor, onun için hep yer var.


























Sokakları, aslı bozulmamış yapıların verdiği o sıcaklık, arnavut kaldırımları, rengarenk tezgahlı takıcıları, nefis kumruları, leziz mi leziz sakızlı kahveleri ve dondurmaları biraz da benim için Çeşme'yi Çeşme yapan.



Dolayısıyla o cıvıl cıvıl sokaklarda doya doya yürümeden, adım başı durup bir şeylere bakmadan, Kumrucu Şevki'de kumru yemeden, Veli Usta'nın sakızlı dondurmasını, Alaçatı Orta Kahve'nin muhteşem Türk kahvesini tatmadan olmaz! :)



 Peki kalabalıklar arasındaki uzunca saatlerin ardından yoruluyor musun, bence hayır. Günün her saati, her dakikası yorgunluğu dışlarcasına canlı tutuyor insanı Çeşme. 



Bünyeye tüm yıl yetecek huzuru depolayacak her şey mevcut. Gecenin huzuru da bir başka. Sabaha kadar eğlenmeyi tercih etmediysen, sessiz de bir köşeye çekildiysen ay ışığı, dalga sesi, tenine tatlı tatlı değen rüzgar... Tüm bunların yanında hayal kurmak da bedava. :)

  

Çeşme'de hemen her sokakta görebileceğiniz bu güzel begonviller sonra... Pembenin nasıl güzel bir tonuysa içine işliyor insanın. Beyazlarıyla uyumları da muhteşem.




İşte benim bu hafta sonum böyleydi Çeşme'de. Dinlenerek, telaşsız, hiçbir yerde aynı tadı alamadığım denizinden gün batımına kadar çıkmadan, hiç vicdan azabı duymadan Çeşme lezzetlerinin tadını çıkararak, cennette bir yerlerde kaybolmuşçasına.. Sonuç olarak son derece dinginim, hala da etkisinden çıkabilmiş değilim. 

Devamını Oku

Cumartesi, Temmuz 21, 2012

-BEN HALİ | İyi ki doğdum!


Sonsuzluk...

Hayatın güzelliğini, hayatındakilerin güzelliğini en çok hissettiren o her günden farklı gün… Dolu dolu 24 olduğum gün, 20 Temmuz. Dündü, dün benim doğum günümdü, ben tabi hala yaşıyorum mutluluğunu. Tek buruk tarafı bir yas daha büyümem, iyi tarafı büyümeyi kaç olursam olayım hep reddetmem. :)

Başka ve en iyi tarafı ise yaşadıklarım,“yaşayacağım” diye heyecanlandıklarım... Ailem, dostlarım, hayatımdaki güzel insanlar… Hem zaten hepsinin aynı anda sana kendini özel hissettirmesi kadar guzel başka bir şey olabilir mi...

Bir kere de buradan teşekkür ediyorum o yüzden ben;

Başta aileme: Beni her zaman sevdikleri için, her zaman karşılıksız sevdikleri için. Konusu ne olursa olsun hep konuşabildiğimiz için, bana özgürce karar alabilme şansını hep tanıdıkları için, kararlarıma saygı duyabildikleri için, aynı zamanda dost da olabildikleri için…

Kardeş gibilere: “Güzel insan” dediğimiz şeyin varlığını ve şansını bana hep hissettirdikleri için. Şanslıyım çünkü yeni yaşımı 20 Temmuz’un ilk dakikalarında kutlayacak diye arabayı kenara çekip kocaman sarılan, hep yanımda olan, çok çok abartarak yaşadığım sevginin daha fazlasını benimle paylaşan, mutluluklarımla mutlu olup üzüntülerime en az benim kadar üzülen, bana kendimi özel hissettiren, bazen güldüğüm, bazen ağlayıp bazen endişelendiğim, ama hep güvendiğim, “kardeş” gördüğüm dostlarım var benim.

Arkadaşlarıma ve tanıdığım tüm güzel insanlara: Hayatı başka bir keyifli yaptıkları için güzel zamanları çoğalttıkları için… Ama kısa ama uzun; geçirilen her keyifli an için. Bir sürü farklı dünyanın bir sürü farklı mutluluklarına ve heyecanlarına onlar sayesinde tanık olabildiğim için, böyle çok özel günlerde gelen ve içini sıcacık yapan güzel telefonlar, mesajlar için…

Hepsi için çok ama çok teşekkürler! 24’e gerçekten çok güzel girdim ben. Tek buruk tarafı da işte dediğim gibi bir yaş büyümek oldu. Olsun onun da eminim bambaşka güzellikleri var. :)

Yeni yaşımdan dileğimse bana hep o güzellikleri göstermesi, hep sağlık ve mutluluk getirmesi, dolu dolu, her şeyden biraz sığdıracağım, güzel telaşların eksik olmadığı bir yaş olması. Ve yine en sevdiklerimle olmak, her şeyi hep onlarla paylaşmak. 


Şanslıyım ben ve “iyi ki doğmuşum” diyecek bir sürü nedenim var. Buna katkısı olanları, hep yanımda olanları, ilham olanları, hayat neşesi katanları çok çok çok seviyorum. Dün duydukça mutlu olduğum şeyi de bu defa ben onlara söylüyorum; iyi ki varsınız!




Devamını Oku

Çarşamba, Temmuz 18, 2012

-BEN HALİ | Ben yazları neden severdim



Bir kere her şeyden önce tiril tiril kıyafetlerin mevsimi olduğu için severdim. Zira lahana gibi üst üste giyinmekten hiç hazzetmezdim.
Ama işte bu yaz o tiril tiril kıyafetler bile fazla geliyor. Kaldı ki insanlar denizde ve havuzda bile terliyor. Güneş kış mevsimine o kadar söylendik diye bizi cezalandırıyor ve o kor sıcağıyla “alın size yaz” diyor.


Yazı sevmek için en klasik ama en güzel neden sonra… Deniz, kum, güneş üçlüsü. Ben de bu üçlüye bayılırdım. Buz gibi tertemiz bir denizde saatlerimi geçirmeyi, senenin tüm yorgunluğunun ve stresinin dalgalara karışıp gitmesini, böyle hafifleyebilmeyi tüm kış iple çekerdim.
Islak ayaklarımla kumlara basmaya, bazen uzandığım şezlongda ellerimle kumlar üzerinde şekiller yapmaya, buz gibi bir şeyler içip kitabımı okumaya, dalga ve rüzgar sesine karışan sohbetlere, deniz ve kum kokusuyla birleşmiş krem kokusuna bayılırdım.
Ama bu yaz bunlardan da pek eser yok. Hatırı sayılır bir grup tatilden başka her şeyi yapıyor. 40 derece sıcakta fönletilip maşalanan saçlar mı dersin, daha 20’lik kızların sahilde giydiği topuklu ayakkabılara, ağır makyajlarına mı yanarsın, yoksa o halleriyle denize bile girmemelerine mi ‘yanarsın’ bilemedim.
 Erkekler desen onlar da bir ayrı. Yine boynuna birörnek zincirlerini takan hatırı sayılır bir grup, gittiği yerin kalitesiyle “sükse yapacağım” diye koşullanmış. Tüm kış çalışıp çabalayıp vücut yapmış bir de, karnını şişirerek onu göstermeye çalışıyor. Ortaya çıkan görüntü de kelimenin tam anlamıyla kabus oluyor.
Tamam tatil dilediğin her şeyi yapmak içindir; gezilir, süslenilir, yeni şeyler, yeni yerler keşfedilir. Gerekirse dibine kadar yaşarsın günü geceyi. Ama bu ayarsız olmak demek değil ki…


Bir sebebim daha var benim yazı sevmek için; doğadaki canlılar. Çünkü yazın maliyeti daha az kışa göre. Kışın başta ısınmak maliyetli ve sen sıcacık evindeyken dışarıda titreyerek, donarak ölen canlılar var. Çok uzağa gitmeye de gerek yok daha Ekim’de olan bir Van depremimiz var. Bu yüzden bu seneki o soğuklarda “yaz gelsin” dedim hep.
Ama bu yaz doğaya da sanki pek yaramıyor. Çünkü sokaktaki canlılar bu defa da sıcaktan yanıp kavruluyor. Ben odamın balkonuna her gün bir kap su koyarak onlara kendimce yardımcı olmaya çalışıyorum. Ve doğadan, en çok da güneşten bu konuda destek bekliyorum. Arada yağmurla anlaşın aranızda diyorum. :)

Ve yazı güzel yapan bir başka şey daha; hafif lezzetler, karpuz-peynir, zeytinyağlılar…  Ama ne olursa olsun kalabalık dost sohbetli yemekler, yaz gibi renkli olanlar, yaz gibi zahmetsiz olanlar…
Ama sağ olsunlar tam aksi de gözümüze gözümüze sokuluyor bu sene. 50 TL’lik lahmacun ayran mönülerini, günlerce konuştukları yetmediği gibi görgüden de fazlasıyla uzaklaşabiliyorlar. Yine samimiyetsiz görüntüler, yine para şımarıklığı ve yine fazla sahip olanın şaşırmışlığı… 

Bu arada yazı ve yaza dair her şeyi çok seviyorum hala o ayrı. Ama işte bazı şeyler de “yaz geldi de noldu” dedirtiyor böyle bu sene.

Devamını Oku

Çarşamba, Haziran 13, 2012

-BEN HALİ | Altın Kelebek'in ardından


Bir haftadan fazla bir süredir yoktum ki sanılmasın son yazdıklarıma dayanamayıp kısa bir mola verdiğimden . J
O kadar yoruldum ki son bir haftada, pazartesi akşamı hepsini geride bırakınca, Altın Kelebek Ödül töreni de olunca evden çıkmadım. Yumuşacık koltuğumdan izledim 39. Altın Kelebek Ödül Töreni'ni.
Bu post’ta da töreninden izlenimlerimi yazmak istedim. İşte 39. Altın Kelebek’in benim hafızamda yer edenleri;


Bu seneki sunucular Yalan Dünya’nın oyuncuları İrem Sak, Öner Erkan ve Sarp Apak’tı. Fesupanallah şarkısını açılış şarkısı olarak düzenlemişler ve bence keyifli bir detay olmuş.  Yalnız aralar için hazırladıkları teaser’lar pek olmamıştı sanki.

İrem Sak, Öner Erkan ve Sarp Apak’ın sunumları bence keyifliydi ve doğaldı. Amatör ruhun güzeldir bir de, tabii bu amatörlük adı altında boş vermişlik değilse ki bence boşvermemişlerdi .

Ama şöyle bir şey de var. Türkiye’de işini çok iyi yapan çok başarılı sunucular var. Ancak ya birilerinin ego duvarına çarpıp görünmüyorlar ya da “popülerite”den yeterince nasiplerini alamamışlar. Bence hem Altın Kelebek’i hem başka ödül törenlerini düzenleyenler o iyi sunucuları da görebilmeli. Zira “gaste” diyen bir Ayşe Arman görmek istemeyen çok sayıda insan da var.


Verilen ödüllere gelince bazı istisnalar hariç çoğu ödül beklenen isimlere gitti. Ancak ödül verenlerin sayısı hayli azdı ki daha çok ve farklı isimler olabilirdi. Bunun da temeli daha iyi bir organizasyondan geçiyor ama işte o konuda hep “ama ama ama”larımız var.

Benim aklımda kalan ödüllerden ilki ise yılın şarkısı ödülünü alan Ajda Pekkan ve Tarkan’ın düeti “Yakar Geçerim”  oldu. Ödülü alırken Tarkan yoktu. Niye olmadığı da çok sorgulanmamalı. Zaten ender katıldığı ödül törenlerine, geçen seneki Tuğba Ekinci hadisesinden sonra katılmaması kesinlikle yadırganmamalı. J

En iyi kadın haber spikeri ödülü de cuk oturmuştu diyebilirim. En en beğendiğim haber spikerlerinin başında gelen Nazlı Tolga mesleğini gerçekten hakkını vererek gerçekleştirenlerden. Güzel ama güzelliği haberin önüne geçmiyor, bu olgunluğu taşıyan kaç spiker kaldı ki…

Hayal kırıklığı yaşadığım ise en iyi güncel kültür sanat programı dalındaki ödül oldu. Yekta Kopan’a gitmesini beklediğim ve öyle olması gerektiğini düşündüğüm ödülün Güneri Cıvaoğlu’na gitmesinin sebebini hala merak ediyorum. İki programa verilen emek benim gözümde çok farklı. Ve benim gözümde ödül de Gece Gündüz’ün.


Bir de bizdeki ödül törenlerindeki bir detay daha var fazlasıyla samimiyetsiz bulduğum. İbrahim Tatlıses, Ajda Pekkan gib isimler sahnede olunca suratlarındaki yapmacık ifadeyle ayakta ve elleri patlarcasına alkışlayan o güruh, genç bir müzisyen, oyuncu ödül alınca ve teşekkür konuşması yapınca anında snob, soğuk bir surat ifadesi takınıyor. İki dakikalık konuşmayı dahi  “seni dinlemem bile lütuf” bakışlarıyla dinliyor.

Bu kadar itici olmak zorunda değiller oysa ki. Hem zaten siz “büyük insanlarsınız” o yüzden kendinize külfet türlü kişiliklerle ömrünüzü geçirmek. İkisinden biri olun, gerçekten daha kolay bundan da emin olun.

Yine bizden bir klasik. Teşekkür konuşması yapacak olan bazı ödül sahipleri (genelde onur ödülü sahipleri ) sazı eline bir alıp bir daha bırakmıyorlar. Sarp Apak, Salim Dündar konuşurken  “Bu ne diyo abi” diye pot kırınca ben de üzüldüm. Ama o kadar uzun konuşmaya ne gerek var.  Konuşma kısa ve öz olunca gerçekten daha şık duruyor.


Ve son olarak bana göre gecedeki şıklara gelecek olursam; bence bu konuda da pek parlak bir manzaramız yok. Şayet kırmızı halı görgüsüzü bir hal var bizim bu tarz törenlerimizde. Abarttıkça abart, yüklendikçe yüklen mantığıyla, ödül törenini dikkat çekmek ve haber olmak için fırsat gören sığ anlayışla, başka türlü bir manzara oluşmuyor, oluşamıyor. Ama yine de göz dolduranlar oluyor.

Erkeklerde aklımda kalan Murat Boz ve mavi takımı oldu ki çok yakışmıştı. Bir de Güneri Cıvaoğlu aklımda. Maalesef.


Kadınlarda ise Gülse Birsel benim gecedeki yıldızımdı. Her anlamda. Şıklık denen şeyin bir bütün olduğunu her zamanki gibi hatırlatırcasına.
Hem muhteşem bir zekaya sahip ol, hem onu farklılığınla ve başarınla ortaya koy, hem yaz ve yazmanın zorluğuna, ciddi bir emek istediğine değin ve beni kalbimden vur J. Bir de oyna, yaratıcılığın sınırlarını zorladıkça zorla. Üstüne o kadar da sempatik olabil ve tüm bunlara rağmen şımarma.


İşte şıklık bence tam olarak böyle bir şey. Sadece kıyafetten değil senden de çok şey taşıyınca ve bunlar harmanlanınca ışıl ışıl ve zarif bir görüntü oluşuyor. Diğer türlü ise ne kadar çabalarsan çabala, maalesef olmuyor.


Devamını Oku

Salı, Haziran 05, 2012

-BEN HALİ | Kısa bir mola

Kısa desem de aslında daha fazlasını istemiyor değilim. Ama kendime bir şeyleri kısaltmayı, hatta bu aralar hep kendimden kısmayı o kadar kabullenmişim ki molanın bile fazlası vicdan azabı oluyor. Bünyemle yapmam gerekenler fena halde çatışmada bu aralar.


Günler uzunca bir zamandır çalışarak geçiyor, gecelerim ve gündüzlerim yer değiştirdi, birbirine karıştı ve bünyem de artık bu duruma isyan ediyor. Yaklaşan tonlarca sınav, mülakat, görüşmeler ve başka sorumluluklar ise isyan duyguma ağzının payını verip, "hadi" diye beni dürtüklüyor.

Bünyem bana kızıyor, babadan miras mükemmeliyetçilik yönüme, 'bir şeyin ya en iyisini yap, ya hiç' mantığıma bezgin bezgin bakıp "huyun kurusun" diyor. Diğer yapılması gerekenler de "e zaten öyle böyle yorulacaksın bari tam emek ver tam yorul, değsin" diye veriyor gazı ve hatmedilmesi gereken kitaplar, yazılması gereken yazılar, takip edilmesi gereken her şey gözünde; uyurken de rüyanda şerit şerit oluveriyor.

Bünyem tatil istiyor, "yaz gelmiş ne yazar, ben iki senedir tatil ne unuttum" diye söyleniyor. Ama bir yandan da yine o meşhur yapılması gerekenler, "tatile enerji her zaman bulunur, şimdi bir süre çalış" diye vicdan taktiğiyle bünyemi mat ediyor.

Tam olarak istediğim... Böyle bir yer.

O bitkin bünye artık kandırılmak istemiyor, telkin sökmüyor. Zamanla rekabetten sıkıldı, benim ona dayattıklarımdan bunaldı. Ama işte napayım benim de nazım yine ona geçiyor. Başka türlü baş edebilsem keşke ama olmuyor. Diğer sorumluluklar "az uyku gerek" diyor, "vaktin en çok bana" diye dayatıyor. Benim de tek kaynağım, tek dayanağım bünyem...

Ama bu aralar artık söz geçiremez hale geldim. Mide ve baş ağrılarıyla, artan stresle sinyal vermeye başladı "benden bu kadar" demesine de ramak kaldı. Kötüsü diğer taraf da hayli katı, hiç ödün vermiyor o yüzden tek umudum zamandan... Çabucak geçebilme gibi bir sihri olan ve istediği zaman üzerimizde bu özelliğini hissettirebilme gibi büyük yeteneğe sahip olan zamandan şu sıralar tek dileğim çabucak ve iyi bir şekilde geçmesi.

Arada kaldım, yardım istiyorum, zamanın da desteğini bekliyorum. Bünyem için de farklı planlarım var ama maalesef şimdi değil. Ne zaman onu da kestiremiyorum, artık bakalım 'zaman' diyorum :) 
O sebeple şimdilik şöyle bir mola veriyorum ona; kısa ama güzel. Ve dinlendirici. Zaten biliyorum, kızsa da bu aralar anlar yine o beni. :)




Devamını Oku